Erguvan
Emektar Yönetici
Süper Kardeş

Rep: 31
Konu Sayısı: 1462
Mesaj Sayısı: 2459
Nerden: Medine-i Münevvere - Gül kokulu diyar
Uyarı Puanı:
%0
|
 |
« Yanıtla #3 :» |
|
FEZA İLE İLGİLİ KIYMETLİ BİR ESER
Hoca Elendi'nin, «Kur'ân-ı Azimüşşân'a Göre Maddî ve Manevî Feza Âlemleri isimli eseri konusunda, Üstad Necip Fazıl, şu görüşleri ileri sürer;
— Derin ve gerçek ilim adamlarından merhum Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt'ün son günlerine kadar hazırlamakta olduğu bir eser, 20. asrın en büyük keşif ve hamlelerinden biri olan feza dâvasını ele almakta ve bu bahiste, Kur'an'ın 14 asır evvel açtığı yolu ve sırları güstermekteydi.
Herşeyden evvel insan güzü, Allah buyruğunun birçok noktasında yerle beraber göğe çekiliyor. Kur'an'da sema kelimesi 119 yerde, semavât şeklinde, çoğul olarak da 135 yerde karşımızdadır.
- En'am sûresinin 59. âyeti, gâibier âlemini Allah'ın emrinde ve nezdinde göstermekle, insanoğlunun gözünde sonsuz bir kâinat açar. Yine aynı sürenin 38. âyeti de, yerde ve gökteki canlı mahlûkların insanlar gibi, Allah'ı anmaya ma'mur ümmetler ve milletler teşkil ettiğini bildirmekle de, hudutsuz kâinat içinde sayısız yaratıkların haberini verir.
- Bakara sûresinin 29. âyeti, yerde ne varsa insan için yaratıldığını, sonra da göklere inayet edildiğini ve onların kat kat düzene sokulduğunu kaydetmekte ve görünür, görünmez âlemlerin Rabbini ve Bilginini hatırlatmakdadır.
İşte Hacı Cemal Öğüt'ün, Fezaya yol açılacağını 1300 küsur yü evvel haber veren Kur'an kaydiyle satırları:
— Şu halde insan, yalnız yere mahsus olarak yaratılmış bîr mahlûk değildir. O, yer kadar göklerden de faydalanmaya mezundur. Fakat, bunun için insanlar, herşeyden evvel, kendi ruhlarına semayîlik hislerini duyurmalı ve Allah'ı tanımalıdırlar.*
Ve işte bir tefsirden verdiği misal:
— Yarın, yerdeki nimetler tükenecek ve biz aç kalacağız diye ağlar dururlar.
Bu son misal gerçekten pek mühim ve asrımızın iktisadi faciasına yüzde yüz uygundur.
Şûra sûresinin 29. âyeti ise demektedir ki:
— Allah'ın varlığına ve birliğine delil, gök ve yerdir. Ve göklerde ve yerde ürettiği canlı varlıklar...
Aynı sûrenin aynı âyetini tefsir eden meşhur İbn-i Kesir, âyetteki 'canlı mahlûk' mânâsına gelen "dabbe' kelimesini, meleklere, ayrı insanlara ve sıfatları bilinmez daha nice mahlûklara kadar şümullendirerek, gökleri, bütün bu sekeneye (sakinlere) mâlik hudutsuz bir sular âlemi diye gösterir.
Merhum Hacı Cemal öğüt'ün, ikmâl edemeden rahmete ikmal ettiği eserini ve onun asrımıza mahsus muazzam tezini böylece özleştirdikten sonra, eski âlim ve ariflerden, Bursa'da gömülü üftade Hazretleri'nin, bağlılarından meşhur Üsküdarlı Mahmud Hüdai Hazretleri'ne verdiği bir cevabı belirtelim:
— Bu kâinatta öyle âlemler vardır ki, onlarda benini gibi nice Üftade'ler ve senin gibi Mahmud Hüdaî'ler mevcuttur.
Eserin tamamlanmamış olsa da, mevcut kısımlarının neşredilmesini, mübarek Zât'ın vârislerinden bekleriz.
Merhum Necip Fazıl Bey'in bahsettiği bu eser tamamlanmış, hatta dizgiye de verilmiş halde, o zamanki İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'ne verilmiştir. Fakat, ne acıdır ki, hâlâ ne orijinal nüshası, ne de matbaadaki hâli bulunamamıştır. Ancak, «Maddi ve Manevî Feza Alemleri, eserinin bir özeti ve fihristi mahiyetindeki Kılavuz 1964 yılında basılmıştır.
29 Mart 19ö6'da İstanbul'da vefat eden Cemal öğüt Hoca, arkasında, hâlâ zevkle okunan değerli eserler bırakmıştır. Meselâ bunlardan biri olan «Kadın İlmihali, 16. baskısını», Fâtımatü'z-Zehra. ise 6. baskısını yapmıştır. Bir de, «benim Fatimam» dediği muhterem kızları Hikmet Öğüt Hanımefendi... Vefatına yakın günlerde Amerika'da bulunan Detroit'li muslümanlar tarafından dini tedrisat için çağrıldıysa da bu hizmet için ömrü vefa etmedi.
CEMAL HOCA ÇOCUKLARI ÇOK SEVERDİ
Cemal Hoca'nın neş'eli vaazları, kahramanlığı, hâlâ istifade edilen ilmî kitapları yanında Önemli bir Özelliği de, kalbindeki engin sevginin İnsanları, özelilkle de çocukları sımsıcak sarmasıydı. Meselâ evinde çalışırken, sokaktan ağlayan bir çocuk sesi duydu mu, mutlaka ilgilenir, odasında bulundurduğu meyveleri bir sepetle pencereden sarkıtır ve onları avutuncaya kadar meşgul olurdu.
Bazı ay sonlarında, maaşından artan parayla kızını, Beşiktaş pazarına gönderip çocuk ayakkabıları aldırır, kenar mahallelerin çamurlu sokaklarında oynayan yavrulara bunları kendi eliyle vermekten büyük bir haz duyardı. Üstü başı perişan çocukcağızların bu beklenmeyen hediyeyi alıp evlerine koşmalarını zevkle seyreder, hemen de -hadi kızım, kimse görmeden kaçalım.- derdi.
İHTİYAÇ SAHİPLERİNE YARDIM EN BÜYÜK ZEVKİYDİ
Yine kızlarının anlattığına göre, bir gün Hacı Osman Bayırı'ndan aşağı doğru inmekledirler. Yokuşu ağır ağır çıkan bir at arabası üstünde uyuyan ihtiyar bir adama rastlarlar. Kızım duruver diyerek arabayı kenara aldırır ve cebinden çıkardığı 10 küsur lirayı bu ihtiyar arabacıya gönderir. Adamcağız daldığı uykudan silkinerek uyanır ve eline sıkıştırılan paraya, ahhh!... diye bir hayret çığlığı ile karşılık verebilir. Yine Hoca Efndi'nin tatlı telâşı vardır; -Haydi kızım, hemen kaçalım buradan...» der.
Bir başka gün de, sokaktan geçen yoğurtçunun sesini duyar ve kızından yoğurt almasını ister, O da, babacığım, yeteri kadar yoğurdumuz var deyince, Hoca, sesine tatlı bir sitem karıştırarak konuşur:
— Kızım, zararı yok, fazla olsun. Sen harcayacak yer bulursun. Hiç satabilse, adamcağız, bu soğukta sokağımızdan üçüncü defa geçer mi?» der.
NEZAKET VE EFENDİLİĞİ
Hoca Efendi'nin gerçek bir İstanbul efendisi olduğunu gösteren bir davranışını, kızları Hikmet öğüt Hanımefendi o günleri âdeta yeniden yaşayarak şöyle anlatıyor:
- Beşiktaş'taki evimizin bahçesinde eski bir bina vardı. Onları biraz düzene sokup, bölümlere ayırdık ve kiraya verdik. Orada oturan kiracılarımız sık sık evimize gelir misafirimiz olurlardı. Yine bir gün bizde otururlarken, başka bir tanıdığımız da geldi ve onların kim olduğunu sordu. Ben de, «bunlar bizim kiracılarımızdır dedim. Babam, bunu duyunca, beni çağırarak dedi ki:
— Yavrum, hiç öyle denir mi? Misafirlerimiz demeliydin. Kiracılarımız sözünde bir gurur ve enaniyet havası var.
Sen bu sözünle onları mahcup etmiş olabilirsin. Halbuki Allah bu nimeti bize, başkalarına üstünlük taslamak için vermedi. Olsa olsa nimete şükretmek gerekir."
Ben de bir daha onlara daha yakın davrandım ve kat'iyyen kiracılarımız lafını etmedim.
KİMSENİN YANLIŞINI YÜZÜNE VURMAZDI
Soğuk kış yatsılarında camiye ateş dolu bir mangal götürerek, cemaatin sadece gönüllerini değil, vücutlarını da ısıtmaya çalışan Cemal Hoca, meslektaşlarına da azami bir yakınlık içindeydi. Biri gelip 'filân hoca böyle dedi, falan da söyle dedi, hangisi doğrudur?- diye bir mes'ele sorduğu zaman,' kesinlikle yanlışı, o kimsenin gıyabında da olsa açıklamazdı. Sadece, ben bilmem, getir bakalım şu raftaki kitabı, bakalım nasıl açıklıyor? der ve işi kaynağından hallederdi.
MANEVİYAT BÜYÜKLERİNE SAYGISI
Devrin maneviyat büyükleriyle hep iyi ilişkiler içinde olduğu içinde hepsi onu çok sever, sayardı. Meselâ, Tahirü'l'Mevlevi, sen bizdensin, Mevlevisin der... Şeyh Esad Efendi, oğlum Cemal Efendi diye hitap eder. Said Nursî, hasta yatağından doğrulur, tebessümle karşılar; Kenan Rifaî ise, siz tarikat mensubusunuz diyerek eline eğilince, siz de şeriat ilmini haizsiniz diyerek mukabele eder, birbirlerinin elini öpmek gayretiyle âdeta yuvarlanacak kadar eğilirlerdi.
AKTÜEL KONULARDA GÖRÜŞLERİ
Cemal Öğüt Hoca, gayet ileri görüşlü ve kültürlü bir zattı. Zaman, zaman gazete ve dergilerde kendisiyle aktüel ve dini konular üzerine mülakatlar yapılmıştır, Ahmed Emin Yalman'ın çıkardığı Hür Vatan gazetesinde kendisine sorulan bazı soru ve cevaplar şöyle yer almıştır:
— îçtihad kapısı kapalı mıdır?
— Îçtihad kapısı kapanmaz. Kapanırsa, İslâm âlemine cehalet hâkim olur, ahlâksızlıklar başgösterir. Bütün cemiyet kötü bir gidişe yönelmiş olur. Ve dolayısiyle de İslâm hedeften ayrılmış olur.
— Öyleyse neden içtihad kapısının kapalı olduğu söylenir?
— Her mevzuun mütehassısları vardır. Bu mevzuda da, mutlak mütehassıslar var idi. Fakat bunlar zamanla eksildi. Ve bazı yerlerde hiç kalmadı. Binaenaleyh, «içtihad kapısı kapandı» demek, -ehli kalmadı- mânâsına gelir, içtihadın birçok şartları vardır. Meselâ ben bir hocayım diye, apandist ameliyatına çağırılırsam, yapacağım iş, bunu mütehassısına göndermek olmalıdır. Herşey böyledir. Ehil olmayan kimseler, içtihad yapmaya kalkarlarsa, yanlış hükümler verirler.
İki türlü, içtihad yapılır. Birincisi İmam-ı A'zam'-ın içtihadıdır (Dinden müçtehid). İmam-ı A'zam, doğrudan doğruya Kur'an'dan ve Hadis'ten içtihad yapmıştır. İkincisi ise, (Mezhebten müçtehid) tir. İmam-ı A'zam'ın mezhebinden içtihad yapılmıştır. Bunlar da gösteriyor ki, içtihad kapısı kapanmaz. Ehli bulunduğu sürece içtihad kapısı açıktır.
— Günümüzde içtihad yapacak din adamları varmıdıı?
- Günümüzde mezhebten içtihad yapabilecek ulemâ bulunabilir.
Cemal Hoca Batı medeni ye tiyle ilgili fikrini de şöyle açıklıyor:
— Şark âlemi, Batı medeniyetini hazmetmek mecburiyetindedir. Bizim dinimize, mukaddesatımıza, ahlâkımıza manî olmayan herşey, bizim için mubahtır. Türk milletinin medeniyetlere erişmesi için, müsbet ilim yolunda gece gündüz çalışması gerekir.
- Ancak, kanunlar Batı'dan ithal yoluyla alınmamalı; onları biz kendi örf, âdet ve kültürümüze uyacak biçimde hazırlamalıyız. Bizim ithal ettiğimiz kanunlar hazır elbise gibi oluyor; üzerimize tanı olarak uymuyor. Nasıl ki çarşıdan elma alırken bile önümüze geleni hemen kapmayız, çürüğünü çarığını seçerek, güzelini alırız. Dışarıdan aldığımız şeylerin de iyisini, güzelini, kendimize uyanını alalım; çürüğünü, bozuğunu değil...
Merhum Hoca, komünizmi, İslah edilmiş bir haraya benzetir, bu illetin Türkiye'mize yerleşeceğim görmektense, ölmeyi tercih ederim derdi, komünizme karşı olan bu hassasiyeti sebebiyle de, Mehmedçiğin Kore zaferine büyük bir önem vermiş, Süleymaniye Camii'nde bir kadir gecesi sabah namazına kadar büyük bir heyecanla vaaz etmiş ve komünist saldırganları Ye'cüc ve Me'cüc mes'elesi olarak ele almıştır.
Kaynak: Osmanlı'dan Cumhuriyet'e / İslam alimleri, Vehbi Vakkasoğlu cihan yayınları 1987 / adlı eserin 55-77 sayfalarından alınmıştır.
|