Erguvan
Emektar Yönetici
Süper Kardeş

Rep: 35
Konu Sayısı: 1651
Mesaj Sayısı: 2996
Nerden: Medine-i Münevvere - Gül kokulu diyar
Uyarı Puanı:
%0
|
 |
« :» |
|
Ebu-l Vefa Hz.Resimlerin Görüntülenmesine izin Verilmiyor Resimleri Görebilmek Için Kayıt Olun veya Giriş Yapın Konya'da doğduğu için Konevî olarak da anılan Şeyh Vefa, Osmanlı'nın 15. yüzyılda yetiştirdiği önemli ilim adamlarındandır. Zeyniye tarikatı büyüklerinden Abdullatif Kutsî'nin manevî terbiyesinde yetişmiştir.
Fatih Sultan Mehmet'in, fetih sonrası İstanbul'a davet ettiği yüzlerce ilim ve mâneviyât büyüğü arasında, Şeyh Vefa Hazretleri de vardır. Hârâbe bir semte yerleşen bu zât, burayı kısa sürede mâmûr hâle getirmiştir. Günümüzde Vefa adı ile anılan semt, Şeyh Vefa Hazretlerinin bir hatırasıdır. O, burada kurulan medresesinde bir taraftan talebelere ders vermiş, ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatıp onların gönüllerini fethetmiş ve onların Müslüman olmalarında rol oynamıştır.
Konya'da ilim ve irşad faaliyetleriyle hayatını geçirdiği sırada, Hac ziyareti için deniz yolcuğuna çıkan Vefa Konevî, yolda korsanların saldırısına uğrar . Bu kafilenin içinde Allah'ın pek sevdiği mübarek kullarından bir dost vardır. Korsanlar o kişiye yapılan itibarı görünce onun önemli bir kişi olduğunu anlarlar. Onun sayesinde yüklü paralar kazanacaklarını düşünerek onu yakalayıp zindana atarlar. Kalbi dünya nimetlerinden arınmış, manevi güzellikler denizinde yüzen bu zat durumundan hiç de şikâyetçi değildir. İsmi Ebu-l Vefa Hazretleri olan bu zatın kalbinde yinede bu çapulcuların Allah tarafından affedilmesi isteği vardır. Atıldığı zindanda bütün günlerini onların kurtuluşu için dua ederek geçirir. O Allah dostu bilir ki içlerinde taşıdıkları ruh sebebi ile onlarda birer Eşref-i mahlûkattır. Yani kâinatın en şerefli mahlûklarıdır. Ama ne yazık ki gaflet uykusunda olup gerçeklerden habersizdirler.
İşte içlerinden biri bu uykudan uyanarak gerçeğin farkına varır. Bu zindancı Hazreti Ebu-l Vefayı rahat ettirebilmek için elinden gelen her şeyi yapar, çünkü onun yüzündeki ilahi nuru müşahede etmektedir. Zindanda bütün günler hep sohbet ile geçer. Etrafındaki herkes ona karşı muhabbet duymaktadır. Hatta fidye için onu ellerinde rehin tutan korsanlar bile hazreti hoşnut etmek için birbirleriyle yarışa girerler. Sohbetlerini nefes bile almadan dinlerler.
İşte bu süre içinde Ebû-l Vefa hazretleri zindanda yanındaki bir mahkûmdan Rumcayı öğrenir. Orada Allah’ın ikramı ile keramet gösterip hastaları tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsü kurar gönüllere. Bu büyük ilim ve gönül adamının esir olduğunu duyan Karamanlı İbrahim Bey, hemen yüklü bir meblağ ödeyerek esir tutulduğu bu zindandan kurtarır. Şeyh Vefa Hazretleri Anadolu'ya döndükten sonra bir süre Konya'da öğrenci yetiştirmekle meşgul olur.
Ebu-l Vefa hazretlerinin zindandan ayrılmasıyla ilim ve irfan yuvasına dönüşen koğuşu yine eski karanlık günlerine geri döner. Hâlbuki onun zamanında kapkaranlık zindan bile taşıdığı nur ile pırıl pırıl aydınlanmış ve karanlıklardan kurtulmuştur.
Yıl 1453 Sultan Mehmet tarafından yürütülen İstanbul'un fetih hazırlıklarını duyunca, devrin diğer büyük ilim ve mânevîyat büyükleri gibi fetih ordusu içerisinde yer alır. Sultan Mehmet üzerinde taşıdığı manevi kalkanın farkındadır. Bu himmet ile orduları ve manevi yardımcılarıyla İstanbul’u fetheder. Fetihten sonra Konya'ya vazifesinin başına dönmeye hazırlanırken, Fatih şehrin imârı ve halkın irşad edilmesinde kendisine ihtiyacı olduğunu belirten bir mektup göndererek, İstanbul'da ikamet etmesini rica eder. Bu davet üzerine İstanbul'da vazife yapmaya karar verir. İşte onun Vefa semtine yerleşmesi, bu mektuba dayanır.
Ebû-l Vefa hazretleri Rumların çok olduğu bir semte (Vefa ) yerleşip burada bir dergâh kurar. Bu dergâh zamanla bulunduğu semtte bir ilim ve irfan yuvası merkezi olacak, buradan nice büyük insanlar yetişecektir. Ebû-l Vefa Hazretleri bu semtte ne kadar Müslim ve gayri Müslim insan varsa dergâhının kapısını onlara sonuna kadar açar. Bıkmadan usanmadan bir ayırım yapmadan Allah’ın dinini tebliğ eder. Mübarek güler yüzlü aynı zamanda da nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle zihinlere nakşeder.
Sinan Paşa, Molla Lutfî, Bursalı Hocazâde, Zembilli Ali Cemalî Efendi ve şair Zatî, Vefa Konevî'nin yetiştirdiği talebelerin başında gelenlerdir.
Vefa Hazretlerinin manevî önderliğini yaptığı külliyenin bir bölümünü oluşturan tekkenin de, toplum hayatında ayrı bir yeri olmuştur. Burası bir ilim merkezi, aynı zamanda bir yardımlaşma müessesesi, yolcular için bir misafirhane, yoksulların karnını doyurduğu bir yerdi. Güçlü bir şair olan Vefa Konevî bir divan da tertip etmiştir.
Vefa Konevî yaptığı çalışmalarla Fatih Sultan Mehmet'in takdirini kazanmıştır. Ebû-l Vefa Hazretlerinin Fatih Sultan Mehmet’ e karşı çok özel bir muhabbeti vardır. Onu hiç görmemiştir ama geceler boyunca fetih için ona dua eder. Genç Sultan’ı himmeti ile kale gibi kuşatır ve ona manevi bir zırh giydirir. Fatih Sultan Mehmet Han bu himmeti üzerinde öyle bir hisseder ki bu veliyi görmek için yanıp tutuşmaya başlar. Rüyalarını hep bu Allah dostu süsler. Günler geçtikçe ona karşı duyduğu sevgi dayanılmaz bir hasrete dönüşür.
Fatih bir gün has adamlarından birini göndererek sohbetlerinden ve nasihatlerinden istifade etmek için bu büyük insanı saraya davet eder. Ancak, Vefa Konevî bu davete icabet etmeyeceğini bildirir. Fatih tebessüm ederek:
—O gelmezse, biz onun ayağına gideriz, der ve bu ilim adamının medresesine kadar gider, dergâhın kapısına dayanır. Fatihin kapısına geldiğini haber alan Ebû-l Vefa Hazretleri “Hayır! Kapıyı açmayın” der. Koskoca Cihan Sultanı yüz sürdüğü bu dergâhın kapısından içeri giremeyince hıçkırıklarla ağlamaya başlar. Diğer tarafta Ebû-l vefa Hazretleri de Kapının arkasında ağlamaktadır. Dergâha bir hüzün çökmüş kimsenin yüzü gülmemektedir. Talebeleri bu olayın sebebini bir türlü çözemezler. Kapısına yüz süren herkese kucak açan bu tekkenin kapısı nasıl olurda koskoca Cihan Padişahına açılmaz? Bunun cevabını veremezler. Nitekim içlerinden biri dayanamaz. “Bağışlayın Sultanım ama hem Hünkârımızı üzdünüz, hem de kendinizi üzüldünüz. Bunun hikmeti ne ola ki?”diye sorar. Ebu-l Vefa Hazretleri: “Doğru söylüyorsun.” der, “Ama aramızdaki muhabbet öylesine çok ki bir kere bu kapıdan içeri girip bizim sohbetlerimizi dinlese korkarım Padişahlık vazifelerini unutur. Sonra Cihan Padişahlığı çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır. Hâlbuki o bir padişah olarak yetiştirildi. ” ( Fatih’in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin Hazretleridir.)
Fatih babası tarafından özel olarak devlet idare etmek üzere yetiştirilmişti. Toplumun Fatih'e ihtiyacı vardı. Bu sebepten o, toplumunun başında bulunmalıydı. Şeyh Vefa da bir ilim adamı olarak talebe yetiştirecekti. Böylece herkesin kendi vazifesini müdrik olduğu huzur toplumunun en temel dinamiklerinden birinin canlı örneğini, bizlere gösteriyorlardı.
ARADAN YILLAR GEÇER Ebû-l Vefa Hazretleri yerleştiği bu semtte çok sevilir. O, hiç kimseyi ayırt etmeden dergâhına kabul etmiş, hepsinin irşadına sebep olmuştur. Vefat ettiğinde mahalle halkı mübareğin naşına sahip çıkar, onun adına güzel bir cami yaptırıp oraya defnederler. Bu gün ise Bozası ile tanıdığımız bu semt, mübarek zatın Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan bölgede adını taşıyan Vefa’dır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkânını açmaz, çocuklar okul yolunda durup ondan destur alıp yollarına devam ederler. Nice İmparatorluklar, nice devlet büyükleri nice cihana korku salan yöneticiler silinip giderken o iktidarını yüzyıllarca hâlâ elinde tutmaktadır. Bu nasıl iştir ki her geçen yıl kıymeti daha da anlaşılır. Çünkü onların himmetleri hiç bitmez, tükenmez.
|