kardelen
Moderator
Özel Kardeş
Rep: 23
Konu Sayısı: 834
Mesaj Sayısı: 1310
Nerden: Medine-i Münevvere
Uyarı Puanı:  %0
|
 |
« :» |
|
Büyük Veli Seyyid Ahmed Rûfaî (K.S.) Evliyânın büyüklerindendir. Rifâiyye yolunun reîsidir. İsmi, Ahmed bin Alî bin Yahya’dır. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Benî Rifâe kabîlesine mensup olması sebebiyle Rufâî denilmiştir. Baba tarafından İmâm Musa Kâzım’a, anne tarafından Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye dayandığı için “Zü’l-‘Alemeyn= İki sancak sahibi” lakabı verilmiştir. 1118 (h.512)’de Basra civarında doğdu. 1182 (h.578)’de aynı yerde vefât etti.
Ahmed Rufâî (k.s.) yedi yaşındayken babası vefat etti. Dayısı Mensur Betâihî onu özenle büyüttü. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra büyük âlimlerden ilim öğrenmek için Vâsıt şehrine gitti. Oradaki âlimlerden bütün ilimleri öğrendi. Fıkıh, hadîs, tefsir âlimi olduğu gibi tasavvufta da yüksek derecelere ulaştı. Pekçok talebe yetiştirdi ve kıymetli eserler yazdı. Vefat etmeden önce Kelime-i şahâdet getirdi ve; “Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, sıhhate kavuşur. Her hayır işleyenin ameli (ibâdeti) kendisine sunulacaktır. Her kötü iş yapanın da ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır.” buyurdu. Vefatında binlerce insan mübarek cenazesini taşımak için gayret gösterdi. Dedesinin türbesine defnedildi.
Ahmed Rufâî (k.s.), Allâhü Te‘âlânın emirlerini harfiyyen yapar, yasaklarından titizlikle kaçardı. Namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. “Namaza kalktığım zaman, sanki Allâhü Te‘âlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum.” buyururdu. Alçak gönüllü olup, meclislerde baş köşeye geçmezdi. Dâima az konuşur, konuştuğunda kalpleri harekete geçirir, sohbetine doyulmazdı. Yolda rastladığı herkese hattâ çocuklara bile selâm verirdi.
İnsanlara ve diğer varlıklara çok merhamet ve şefkat gösterirdi. Bir gün paltosunun eteğinde evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca, kedinin yattığı yeri kesti. O haliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki kestiği yer hiç belli değildi.
Allâhü Teâlâ, Ahmed Rufâî hazretlerine pekçok hârika ve kerametler ihsan etmiştir. Kürsüye çıkıp konuşmaya başlayınca, uzaktakiler de yakındakiler gibi işitirlerdi. Hac dönüşü Medîne-i Münevvere’de Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübârek türbesini ziyâreti esnâsında şu meâldeki manzûmeyi okudu.
Uzaktık, toprağını öpmek için Efendim, kendim gelmez, vekîl rûhumu gönderirdim. Şimdi Seni ziyâret ni‘meti oldu nasîp, ver mübârek elini, dudağım öpsün Habîb!
Şiir bitince, Peygamberimiz (s.a.v.)’in kabrinden mübârek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rufâî hazretleri son derece ta‘zim ve hürmetle Peygamber (s.a.v.) Efendimizin mübârek ellerini öptü. Bu kerameti pek meşhûr olup, dilden dile günümüze kadar gelmiştir. Onun ilimdeki ve evliyalıktaki yüksek derecesini çekemeyenler ve düşmanları, kerametlerine çeşitli iftiralar katmışlardır. Ateşe girenler, yılanlarla oynayanlar kendisince makbul olmadığı gibi, böyleleriyle de alâkası yoktur. Buyurdu ki:
“Herkes bilir ki, dünyâ hayâldir ve dünyâda ne varsa hepsi yok olmaya mahkûmdur. Şeytanın vesvesesine aldanmamak, kötülerin dostluğundan şiddetle kaçınmalı, onlarla sohbet etmemelidir. Yoksa sonu dünyâda pişmanlık, âhirette ise üzüntü ve hasrettir. O hâlde bu kötü akıbetten sakınmalıdır. Çünkü orada pişman olmak fayda vermez, mazeret ve bahane de kabul edilmez.”
“Âlimlere karşı hürmetli olmalı, onların huzurunda edebi muhafaza etmeli ve az konuşmalıdır. Onların hizmetiyle şereflenmeyi büyük kazanç bilmelidir.”
“Bizim hâlimizden (susmamızdan) anlamayan, istifâde edemeyen, kavlimizden (konuşmamızdan) hiç anlayıp istifâde edemez.”
“Kulluğun birinci şartı, nefsi tanımaktır. Hâlbuki, onu tanıyan pek azdır. Allahü Te‘âlâ, nefisten daha ahmak, daha çirkin ve ondan daha pis kokulu bir şey yaratmadı. İrfan sahipleri için, ondan daha dar bir zindan düşünülemez. Nefsini tanıyabilen, her tarafı emîn olan; tehlikelerden korunmuş bir kaleye sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak istemeyen için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün değildir.”
(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 1.c., 288-290.s.)
|